logo

Eskişehir’den mektup var

Eskişehir’den  mektup var

Eskişehir’den mektup var

İlçemizin Tikenli Mahallesi’nde doğup büyüyen şimdi ise Eskişehirde yaşayan Ayla Cermen Tüfekçi’nin “Çocukluğumun Mahlesi” isimli yazısı okuyuculardan büyük ilgi gördü.

skiden buram buram Anadolu kokan, alaturka bi mahlemiz vardı bizim. Cin araluklu, arnavut kaldurumlu, birbirine yapuşuk, sahaplarının yüzlerini güldüren, içinde tarih barındıran emektar evler. Keşke siz de bi göreydiniz! O zamanın insanları nası da gözeldi, gıymetlüydü. Şimdinin insanları gendünden başga kimseyi düşünmeyen, günücü, gandurukcu, lüküs hayat yaşayan alafıranga insanlar…
O zamanlar ne televizyon, ne de cep telefonu, ne de bilgisayar yoğudu. Araba desök bigaç gişi de varıdı. Apartumanlar, balgunlu evlerden ziyade, tek gatlı ya da en fazla iki gatlı, cumbalı, zil yerine kapı tokmaklı veya şakşaklı, kapı anahtarı olarak ekseriya çıt; şimdilerde esgitme diye alduğumuz mobilyalar gibi değüldü, bildüğün esgi emme içinde zevküsefa sürülen eğce evler varıdı, insanları gibi.
Halide yenge sokak gapısının arasına terlik goyup,gıynaşturup komşulara seslenidü…
“Hatça, Adalet, Mahmur, Nadiyala, Necibala, Muammer, Muhteber, Şerifatun hadin çıkın gapıya da biraz oturup laflıyalım!” diye bağırudu. Küt iskembesini alan gomşula gapı önlerine çıkardı.
Kiminin başında güllü dallı yemenisi, kiminin boncuklu beyaz tülbenti, üzerlerinde allı morlu basma bluzla, uzun basma eteklerini giyip, ayaklarına topukları yirük naylon terlik takıp çıkarlardı. Halide yenge taze fasülyesini, Adalet yenge bamyasını, annem de bahçeden topladığı madenüzü önlerine alıp bi taraftan ayıklarlardı, bi taraftan da birbirlerine laf yetiştürülerdi. Biz çocuklar cin aralıkta bazen yeki, bazen dombilis, bazen de çelik çomak, kimi zaman da yakan top oynarduk, dur durak bilmezdük.
Hele kışın garda, bi baştan bi başa, nasıl da düşe galka gayarduk. Mahlemizde çocuk parkı yoğudu emme, gece bile oyunlarımız çoğudu.
Akşamları saklambaç, yakalamaca oynar, terden batarduk. Gomşuda anneler sohbet ederken,biz çocuklar ya elimize kağıt kalem alır karalamaca oynar, yenileni asarduk da, hiç ceza almazduk, peşine de isim, şehir, hayvan, eşya oyununa devam ederdük. Biz yaramazlığa başlayınca, büyükler bize hekaye anlatır, bizler can kulağıyla dinner, sonra da metel satarlardı. Bilene kadar annımızın derisi çatıdana çatlardı. Gomşularımıza şimdiki gibi müsait misiniz diye sormazduk, teklifsiz kapı şakşağını çalıp giriyoduk içeri, nasıl da eğce garşulanu, buyur edülüdük, her gün birbirimizi görmemize rağmen. İhtiyacımız olan, bizde olmayan bir şeyi gomşuya sorduğumuzda, “Babalı boynuna, ne lazımsa istediğin gadar al!” derlerdi.
Buzdolabı çoğu kimsede yoğudu. Gomşular gatığı falan Halide yengenin buzdolabına goyardı. Onca şey nası da sığıyodu? Göğüller geğiş olunca darlanmazduk hiç. Aynı zamanda her evde tel dolaplar varıdı. Gapı önlerinde oturan gadunlar, daşgınlık yapan çocuklara, “Dapçuk” diye bağururdu, çocuklar dut yemiş bülbül gibi susar, büyüklerine laf yetüştümezlerdi. Evlerin bahçelerindeki pinlerinden çıkan, hapishane kaçkını cücükler; mahlede dolanmaya çıktıkları gibi, gözümüzün öğünde, gargala cücükleri gaptıkları gibi boğardı.
(Yazım uzun olduğu için devamını 
önümüzdeki hafta paylaşacağım…)
Öykümü Samsun / Vezirköprü ağzıyla 
yazmaya çalıştım. Hatalarım varsa affola.

Share
21 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

2+2 = ?